HABER AKIŞI

MÜSLÜMAN VE TİCARET -1-

 Tarih: 21-11-2019 01:40:16
Hacı Arıcı

 ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR!

Müslüman her koşulda dinen ve ahlaken gerekli müeyyidelere uymak zorundadır. Sosyal hayattan ticari hayata her ne amel işlenecekse hepsi Allah’ın rızasına uygun yapılmalıdır. Bu doğrultuda en büyük rehberimiz elbette ki Kur’an ve Hadis-i şeriftir.

         Ticaret, bir Müslümanın en hassas en veballi imtihan işlerinden biridir. Şöyle ki; İslam dini belli bir kâr oranı getirmemiştir. Kârı belirleyen piyasa şartlarıdır. Bir mal piyasada ne kadar ise üç aşağı beş yukarı bir fiyata satılabilir. Müşteriyi aldatacak kadar fahiş bir fiyatla malı satmak ise caiz değildir.

         Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buğday satan bir adama rastladı. Satıcıya: "Nasıl satıyorsun?" diye sordu. Adam da kendince anlattı. O esnada Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve selleme: "Elini onun (buğdayın) içine daldır!” diye vahy (işaret) edildi. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de elini daldırdı ve buğdayın ıslak olduğunu gördü. Bunun üzerine, “İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya! Aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman, 164) buyurdu.

         Hadîs-i şerîfte ifade edildiği üzere İslâm iktisâdî sistemi, ticâretin temelini doğruluk ve dürüstlükle ferd ve cemiyete hizmet anlayışı üzerine kurmuştur.

         Malın, üreticiden tüketiciye intikâli demek olan ve sermâye kadar gayreti de gerektiren üstelik kâra kadar zarâra da dönüşmek ihtimâli bulunan ticari faaliyet, malın, değerini artırdığı zaman helâl kılınmış, hattâ teşvîk edilmiştir. Peygamberimiz sav’in mübârek lisânından “Kazancın onda dokuzunun ticârette olduğu...” (Münâvî, Feyzü'l-kadir, 3/220) ifâde edilmiştir.

         Yine Hadîs-i şerifte ”Veren el alan elden üstündür.” (Müslim, Zekât, 106) şeklinde verici olmaya yönlendiren hüküm de, bu istikamette değerlendirilebilir.

         Bununla beraber mal ve serveti elde etmenin en önemli vasıtası olan ticarette,

“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır.” (Tirmîzî, Zühd, 19)

hadîs-i şerîfi akıldan çıkarılmamalıdır.

         Zîrâ ticâretteki para kazanma ihtirâsı, nefsin zebûnu olduğu korkunç handikaplardan biridir. Muhteris kimse, bir testiye benzer; karnı dolsa da ağzı kapanmaz. Hâlbuki bir testiye deryâlar boşaltmaya kalksan, alacağından fazla ne alabilir? Müslüman muhteris hırslı olmamalı.

          Peygamberimiz (sav) , muhteris insanı şöyle tarif ediyor: “Âdemoğlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun içini (karnını) topraktan başka bir şey dolduramaz.” (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)

         Bu düşkünlüğü dolayısıyla insanoğlunun ticarette yaptığı hile ve düzenbazlıkların haddi hesabı yoktur. Bu yüzden nice kavimler batmıştır. Yine de bu dünyâ akıllanmayan nice gaflet yolcularıyla doludur. Sınırsız zenginlikleri dolayısıyla infak, zekât ve muhtelif hayr-u hasenat ile fakir, garip, kimsesiz, dul, yetim ve muhtaçları gözetecekleri yerde onların haklarını bir vampir iştahıyla gasp edenler tarih boyu hiç eksik olmamıştır.

        Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmete kadar gelecek ümmetlere ibret olması için Şuayb as’ın kavmi olan Medyen ve Eyke halklarının helâkinin, ticaret ahlâklarının son derecede bozulmuş olması sebebiyle olduğunu bildirmektedir. Onun için ticârette sahtekârlık yapılıp harâm yenmesi, zayıfların ezilmesi, bir kavmin helâkine sebeb olacak kadar ağır bir cürümdür. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur: “Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helak olsun! Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise razı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder).” (Buhârî, Rikak,10; Cihad, 70; İbn Mâce, Zühd, 8.)

        Hazret-i Ömer r.a, bir kimse geldi başladı adamı methetmeye. Methedene şu üç şeyi sordu: “Hiç sen onunla; komşuluk, yolculuk veya ticâret yaptın mı? Adam üçünü de yapmadığını söyleyince: “Zannedersem, sen onun camide Kur’ân okurken başını salladığını gördün!” dedi. Adamın da: “Evet, yâ Ömer! Benim gördüğüm öyle idi.” ifâdesi üzerine Ömer (ra): “O zaman övgüde bulunma! Zîrâ ihlâs, kulun boynunda değildir.” buyurdu. (bk. Haraitiî, Mekarimu'l-ahlak, 1/185)

        Burada Hazret-i Ömer (ra) ‘in verdiği ölçü, zâhire aldanmamak, kişinin fiiline ve beşerî münâsebetlerine göre kanâat sâhibi olmak îcâb ettiğidir.

        En güzel ölçüyü yine Peygamber Efendimiz (sav) koyup buyurdular: “Allâh, sizin namazlarınıza, oruçlarınıza değil, para münâsebetlerinize bakar.” buyurmuştur. (bk. Kenzul-Ummal, h. No: 8435, 8436)

        Burada, kişilerin muamelat dediğimiz toplum hayatıyla ilgili uygulamalarına göre değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir. Bu durum namaz gibi ibadetlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak toplum hayatında alış-veriş, güven, itimat gibi konularda esas olan şeyler, kişinin o konulardaki tutum ve davranışlarıdır.

         Hülasa; hakkıyla ihlaslı bir Müslüman olmanın yolu İslam’ın beş şartını yapıp bırakmak değildir.  İslam’ın özü hakka riayet etmekten geçer. Ticarette, yolculukta ve komşulukta Allah’ın rızalığını bilmekten geçer. Allah bizleri ihlaslı kullarından eylesin.

         Selam ve dua ile...

 

                                                                                     HACI ARICI

  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
Henüz anket oluşturulmamış.
HABER ARŞİVİ
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Yukarı